21 Haziran 2011 Salı

Bu gün benim gündönümüm



Gündönümleri, doğumgünlerimden daha önemlidir, sebepsiz yere. Bu sebepsiz güzellikte tüm günebakanlara selam olsun, tohumlarınızdan öpüyorum.

16 Haziran 2011 Perşembe

Wepisode III


Kemerli köprü ağzından salyalar akıtan üzgün bir ucubenin dudaklarını andırıyordu. Hiçbir zaman eşini bulamamış ejderhanın, parmak çocuğun, cüzamlı rahibin çektiği sıkıntıyı çeken bir devdi o. Herkesin sırtına bindiği, işi bitince unutup gittiği bir araç. Onun görevi iki yakayı birbirine bağlamaktı, hiç bu yakada olmadı, karşıya da geçmedi. O hep araftaydı.

Tuja bisikletini kademe kademe yavaşlattı ve en sonunda durdu, diğerleri de ona eşlik etti. “Siz olmasaydınız, arkama bakmadan kaçar giderdim, ne uğursuz bir yapı bu? Şu, Irkalla’lı kız burada olsaydı, çok severdi, nasıl olsa anlatacak hikayeye ihtiyacı var.” Yorgunluktan homurdanan zincirlerin ve fren pabuçlarının sesi kesilmişti ama hala sıcaklardı.

Ksana lafa girdi. “Şu kızla uğraşmayı bıraksan iyi edersin.”

“Nedenmiş o?” diye sordu Sali.

Tuja bir şeyler biliyor gibiydi. “Nedeni o.” dedi. “Ksana’nın uzun süren sessizliğinin nedeni o.” Sali yanlış bir şeyler yaptığını kestiren insanların yaptığını yaptı, lafı uzatmadı, sustu.

Irkalla, Kutha şehrinin çıkışında, etrafını çevreleyen kızılçamlardan kurulmuş bir yerleşim yeri. Uzun süren avlarda aileleri için yiyecek arayan Kutha’lı erkekler, cehennem soğuğunda Kızılorman’ın başlangıcına, Irkalla’ya kadar gelir, üç beş tavşan avladıktan sonra evlerine dönerlerdi. Geri dönüş yolunda da tavşanların en azından birini yerlerdi. İşte bu av meraklısı adamların, daha çok avlanabilmek için bundan yüzyıllar önce kurdukları köyün adı Irkalla’ydı.

Köyde yirmi kadar mesken, bir tane köy odası ve dört tane hara vardı. Herkes ihtiyacını kendi imkanlarınca karşılamaya çalışır, gücünün yetmediği durumlarda, arasının iyi olduğu bir komşusundan -akraba demek daha doğru olur- yardım isterdi. Arada bir de ilçeden arabacı gelirdi ki, yanında getirdiği salçalar, yağlar, makarnalar, çaylar ve nallarla birlikte, çocuklar için haftanın en özel günü demek olan, şekerlemeleri de getirirdi. Arabacı benzini olduğu zaman gelir, olmadığında şehirdeki bakkalının başında dururdu. Bu onun için hem bir orman gezisi, hem de ticaretti.

Genellikle, köyün kadınları evlenip, doğurduktan sonra en çok on yıl kalıyorlardı bu yaban topraklarda. Buradaki beşer hayatı, şehirli kadınların, bir hevesle gelip, üstesinden gelemediği en sonunda bir bahaneyle kaçıp gittiği bir hayattı.

İşte bu kadınsızlık ve erkek enflasyonu bu köyün kızlarını her daim değerli, biricik ve güzel yaptı. Martha’da onlardan birisiydi. Köyde ailesiyle yaşayan nadir kızlardandı. Akşama kadar, üç yıl önce bir avda sol dizinden aşağısını kaybeden amcası Siegal’le vakit geçirirdi.

Martha, amcasının sakat kaldığı ve annesinin evi terk ettiği, o korkunç günden beri evinin kadını olmuştu. Hatta annesinden ve içgüdülerinden öğrendiği kadarıyla kadınlığın inceliklerini, sakatlığından ötürü artık yarım erkek olarak görülen amcasıyla paylaşmaya gayret ediyordu. Böylece hem iş yükünü hafifletip, eğitimi için fazladan zaman yaratmaya çalışıyor; hem de Siegal’i hayatta tutacak ve zevk alacağı bir şeyle bulmaya çalışıyordu.

Av vakitlerinin dışında, Irkalla’nın erkekleri müstakil, keyif insanlarıydılar. Onlar kadınlar tarafından ket vurulmamıştı. Geceleri geç yatarlar, sabahları geç kalkarlardı. Zaman zaman geceleri avlanırlardı, işte bu günler hepten azıtır, av dönüşü ağır uykularında bir günü silerlerdi takvimden.

Atlarla ilgilenen bir kaçı dışında, köyün bütün erkekleri yine böyle bir dinlencedeydiler. Kızılçam bulutlarının arasından sıyrılan ilk gün ışıkları, Martha’yı Kutha’lı üç arkadaşla buluşmak üzere, ırmağın kıyısına doğru giden yolunda aydınlatıyorlardı. O günlerde başka şarkı yokmuş gibi, Martha’da aynı şarkıyı söylüyordu.


…you are my sunshine, my only sunshine

you make me happy when skies are gray

you'll never know dear, how much i love you

please don't take my sunshine away…

*****

Wepisode II



Göz bebekleri büyüdükçe, gittikçe önemsizleşen karanlık görüntülerine alışmaya başladılar. Önemli olan pedal sallamak ve yansıtıcılardan yayıla ışıkların yardımıyla birbirlerine çarpmamaktı. Yol kenarındaki tek tük barakalara ve neyi koruduğundan bihaber yaşlı köpeklere bulaşmazlarsa, ya da tam tersi, köprüyü aşıp ırmağın öbür ucuna varabileceklerdi.

Minik kafalı ve bir o kadar da güçsüz, hantal bir köpek, bir ara konvoydaki gençlere homurdandı. Hiç oralı olmadılar. Hatta Tuja, en sonunda dayanamayıp kıvrak bir hareketle indiği bisikletini sağ tarafından sürüyerek, yürümeye başladı. Tuja'nın hayata karşı bir tavrıydı bu. Ne zaman başı belaya girecek gibi olursa, en yapılmayacak şeyleri yapar, kendince hayata meydan okurdu. Bu meydan okumalardan en son yaşlı bekçi köpeği de nasibini aldı ve homurtusunun karşılığını alamadı. Fakat biraz daha akıllı bir köpek olsaydı, Tuja'nın kendisini bisikletiyle sakındığını anlayabilirdi.

En küçüklerinin korkuyla beraber gelen bu reaksiyonuna gülüştüler. "Isırsaydı, buradan Salamara'ya kadar koşardın Tuja. Birbirimizi kandırmayalım." dedi, Ksana. "Ama yine de cesurcaydı." Ksana, tespitini takdirle süsledi. Birbirlerinin gönüllerini, onaylarını almak gibi bir dertleri yoktu. Zaten onları bir arada tutan bu tertipsiz davranabilme lüksüydü. Ama Ksana takdir etmişti bir kez.

Tuja oralı olmadı. Tekrar bisikletine bindi. Bir şarkı mırıldanıyordu. Bu Sali'nin en sevdiği şarkıydı. "You are my sunshine."

"Yol kenarında, otların arasında..." dedi Sali. "... sanki onlarca göz varmış gibi. Eski çağlardan bizi izleyen gözler. Bisikletlerimizi, kıyafetlerimizi, saatlerimizin fosforunu izleyen gözler. Kıskanç değiller fakat kıskandıran bir uyumları var. Devamlılıkları kıskandırıcı, sonsuz gibi, yola çıktığımızdan beri bizi izliyorlar. Ateş böceği olmamalarını çok isterdim."

Yolun kenarında, bir çeşmeye açılan cepte durakladılar. Kavaklar tekrar kendilerini göstermeye başlamışlardı. Topraktan dekoru, aşınmış gri taşlar süslüyordu. İyice yükselen ay arkadaşların birbirlerini görmelerini sağlıyordu. Kelimeler ve kulaklar, bütün ışıkları söndürmüş, çizgileri karalamıştı. Şu anda hiç olmadıkları kadar değerlilerdi. Hiçliğin içinde yapraklarıyla koro şefi gibi salınan ağaçlar ve oluğun giderinden narince toprakla buluşan suyun sesi, tüyleri diken diken eden enfes bir esintiyle ciğerlere doluyordu, dillerin düğümünü çözüyordu. Mizansen, bazı şeylerin tam şimdi paylaşılması gerektiği konusunda üç arkadaşa görünmez, ılık bir baskı yapıyordu. Çocukluk arkadaşlarına.

Ksana, gidonuna asılı poşeti fren manetinden kurtardı. İçinden üç domates, gazete kağıdına sarılmış biraz tuz ve ekmek çıkardı. Ekmeği üçe böldü ve orta kısmını kendisine ayırıp en sevdiği uçları arkadaşlarına üleştirdi.

Domatesler ortadan yarıldı ve içine boca edilen tuzlarla ve parça ekmekle birlikte afiyetle yendi. Üstüne de kana kana sular içildi. Irmağın öbür yakasına az kalmıştı ve oraya tok gitmek gerekirdi.

*****

Wepisode I

“Dört yıl içinde evrende yalnız olmadığımız kanıtlanacakmış.” dedi, bilmişçesine. “Keppler adı verilen teleskop, ışık tarayıcısı sayesinde yıldızların önünden geçen ışıksız nesneleri yakalıyormuş. On yıllar süren keşifler artık on günler alıyormuş. Yeni arkadaşlar ediniriz belki.” Öksürür gibi bir refleksle diyaframındaki havayı burnundan boşalttı, gırtlağını temizledi. Burnunun sol deliğinin bir kısmı yıllardır kapalıydı, kendi tahminlerine göre %80’i.

Orta boylu, açık renkli saç ve kısa sakallarıyla söylenenleri dinlemeyen arkadaşı, anlamaktan öte, onaylar bakışlar fırlatıp, kafasını aşağı yukarı sallayarak, başının altındaki otların suyunu çıkarıyordu. Tuja’ya göre önemli olan tek şey, arkadaşının böyle konularla ilgileniyor olmasıydı. Teleskopun çalışma prensibi ya da atmosfer dışı yaşam hakkında en ufak bir fikir yürütmedi. Böyle kallavi kelimeler ona pek bir şey ifade etmezdi. Telaffuzu zor, gösterişli kelimeler zihninin kapanlarına kısılır, akıl yürütme işini otomatiğe bağlardı. Tıpkı kontağı çevirince motorun ateşlenmesi ve yakıtın ilk damlalarıyla hırıltılı hırıltılı öksürmesi gibi... Böyle kelimeler, onun kafasını aşağı indirip, yukarı kaldırırdı; arabanın ileriye fırlaması gibi.

“Bu kadar çok şeyi nereden biliyorsun Ksana?” diye sordu. Cevap yoktu. Issız bir poşet, esen yelle yeni konumuna, suyun yarattığı alçak basınca doğru ilerledi. Üçü de sessizce bu yolculuğu izledi.

Sali, başını saatlerdir yatmaktan çukurlaştırdığı çimenlerin arasına, Ksana’nın bordo ceketinin kolunun üzerine koydu ve gözlerini ovuşturduktan sonra tekrar yıldızları seyre koyuldu. Belirli aralıklarla, bazı noktalara takılıp kalıyordu. O kadar dikkatli inceliyordu ki, meraklı yüzünü izlemek, yıldızları izlemek kadar anlamlıydı. Evrenin anlamı yüzüne yayılıyordu.

“Yani, gezegenler yıldızların önünde yalnızca birer kara noktadan ibaret. Anlamsız bir siluetin karanlığıyız, dostlarım. Biraz renklenmemiz lazım, yatarak sindiremeyiz o masum tavşanları.”

Sorun karanlıkta kalmak falan değildi. Sali ile evren arasındaki ilişki, bir ergenin cinselliğe bakışı gibiydi. Meraklı, arzulu, en sonunda da pişman. Gözleminin hızı arttıkça, yaşam kuluçkasındaki varoluşsal yumurtalar çatırdıyor, en gereksiz bilgilerden silmeye başlayarak sınırlı hafızasında yeni yerler açıyordu. Zaten, gözlerini biraz daha yorarsa, yatmadan önce hiçbir şey okuyamayacaktı.

Ağacın altındaki ufak bisiklet mezarlığına doğru yönelip, üst üste yığılmış bisikletleri, pedal, zincir ve fren karmaşasından kurtardılar…

*****

2 Haziran 2011 Perşembe

Ben



Bundan on yıl önce aynaya bakar ve hayatımın bu periyodunu görmeye çalışırdım. On yıl sonra ne değişik bir adam olacaktım. Muhtemelen sakalım falan çıkar, güzel insanlarla arkadaşlık eder, kimseyi haksız yere üzmezdim.

Her gün aynaya bakıyorum, sakalımı şöyle bir yokluyorum, sağlığım iyi mi, güzel insanlar hala çevremde mi, dün kimseyi üzdüm mü diye soruyorum. Ve her gün fark ediyorum ki ben on yıl önce de bugünkü adammışım. Sadece sakalım uzamış.

3 Nisan 2011 Pazar

Böyle karaciğerimin oralarda adrenalin salgısı gibi bir şey



Yabancı bir ses, gözlerimi kırpıştırıyorum. Uykumun en can alıcı yerinde, hangi çocukluk arkadaşım işine gidiyor, nereye gidiyor, umrumda olmuyor, dalıyorum. Cep telefonumun sevgili salak melodisi (caribbean.mid) yaklaşık beş dakika önce çaldı, şimdi ikinci defa. İlk başlarda öğrencilik yıllarımı hatırlatıyordu, artık pek de anlamı kalmadı. Uyanıyorum, ev ılık, ıssız. Herkes işinde gücünde.

Aynı düşünceler. "Senin bu şehre, bu şehrin de sana ihtiyacı yok." Hep yarın bir oluruna bakarız diyip, geçiştiriyorum. Sanırım en sevmediğim, geçiştirmem. Ekmek almayı ya da ellerini yıkamayı geçiştirmek değil bu. Hayatımın bir dönemini geçiştiriyorum. Bu bir bilinçaltı.

Çaresi az, kulaklıklarımdan birini bulup, aynı ikilemleri yaşayanlara sığınıyorum.

Galaksilerim ağrıyor


Acaba ben "şu beşlerce yıldır taşıdığım doku ve sinir torbası olan ben" bir canlının nöronu muyum? Yoksa benim, nöron arkadaşlarımın, çağdaşlarımın ve atalarımın keşfetmeye çalıştığı evren benim gibi bir bilinçsiz canlının bilinçsiz bedeni ve bilinci miydi?

Galiçya'da, Sibirya'da varlığını kaybedenler neydi o zaman? Onlar hücre kardeşliğinin isimsiz birer kurbanları mıydı? Peki Zeki Müren, David Gilmour, onlar da mı? Ya Ay fatihleri, onlar da komşu dokulara musallat olan, hastalığa sebep mutant hücreler miydi?

Ya benim hücrelerim, onlar beni ne sanıyor? Mideme, ne isim taktılar? Andromeda? Supernova? Samanyolu?

Termosferden kafasını çıkarıp oha diye bağırmak isteyen adam



Dün yeni şeyler öğrendim.
  • Güneş, güneş sisteminin kütlesinin %99.8'ini oluşturuyormuş.
  • 4,57 milyar yaşındaymış.
  • 6 - 7 milyar yıl daha vadesi varmış.
  • Samanyolu'ndaki 200 milyar yıldızdan yalnızca birisiymiş.
  • Samanyolu ise evrende yer alan milyarlarca (100 milyardan fazla) gökadadan yalnızca birisiymiş.
  • 13 milyar yaşındaki evren bir bu kadar daha yaşarmış.
Peki ya sonra...

Gençliğimde kararlı, yakıcı ve yutucu bir kara deliktim


Yine, yeni bir gelişme yok. Yine hayatın akıp gittiği kabı yenilemekten bıktım. Çare bulamıyorum. Gürültü, evet gürültü en acımasız düşmanım.

Ben bir insanım. Ve varoluşumu keşfetmek istiyorum, biraz müsaade istiyorum.
  • Bana bir şey sorma, ya da sen bana her şeyi sor.
  • Bana hayatım "acayip iyi" gidiyor deme, "acayip iyi" diye bir şey yoktur. Bu arada "ben" diye de bir şey yoktur. Yani sen, bana, ona ve kendine, kimseye "acayip iyi" deme.
  • Karanlığına da gömülme!
  • Çevreni unut, çevre sensin.
  • İçine bak. İçini gör. Bunun için 19. yy'da Montana'da yaşamış ve geçimini icatlarıyla kazanan bir çılgının buluşuna ihtiyacın yok. Buluş sensin. Her gün kendini keşfetmelisin.

Her sabah varolmaya çalışan adam

Hayat üzerinde konuşulmayacak kadar kısa

Ekmek almaya çıkıp yıllarca dönmeyen adam

Arafta kalan herkes hüzünlüdür. Sabit bir noktaya yönelmek için bir şeylerden vazgeçmek zorundadır. Sağa gider, solu unutur. Aşağı bakar, takılır kalır...
Ona baktım, her şeyi unuttum. Onu bile unuttuğum oldu. Ben biraz daha buradayım, yakında gelirim.

Geniş zamanlı cümleler kuran adam

Nesneleri seviyorum. Özellikle de yuvarlak hatlı olanları. Köşeliler de güzel fakat, reprödüksiyonu basitmiş gibi onların.

Eşsiz olmalı her şey… Ankara’da bıraktığım yastığımı özlemiyorum. Aynısından İstanbul’da da buldum. Artık yeni yastığım da ben kokuyor. Eşsiz olmalı her şey, özlenmeli. Özlemiyorsan vardır bir bit yeniği.

Kelimelerin peşini kovalayarak bütün oluşturmayı, bu sefer de içinden çıkamam dediğim cümleleri metin yapmayı özledim. En sevdiğim yuvarlak nesneden, en sevdiğim dikdörtgen nesneye.

23'e doğru, gerçek beni bulacak mı?

Yavaş yavaş eriyip gidiyorum. Hissettiklerimin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Ama bir kayıp duygusu var içimde. Bir şeyleri kaybetmişim gibi. Ya da o şeyleri hep kaybediyormuşum da ben ara sıra fark ediyormuşum gibi. Ara sıra, genelde iki haftada bir diyebiliriz, yalnız kalmalarımda farkına vardığım bir sıkıntı bu. Rahatsızlık vermiyor. Sadece varlığından haberdar ediyor beni. Oturup bir şeyler yiyoruz, içiyoruz, şarkı söyleyip, duş alıyoruz. Sonra uykuma gömüyorum onu, bir başka gün çekip çıkarmak için.

Adını bilmesem de bu hissimsi, duygumsu şey yıllardır benimle ve beraber öleceğimizin farkındayım. Hep hayat ve ölümle ilgili durumlarda daha bir sıkı fıkı oluyoruz. Zaten geriye başka bir konu kalmıyor. Çocukluğumda bile hep yapmam gereken bir şeyleri kaçırdığımın farkındaydım, kaşlarım o günlerden kalma, hala asık. Çoğu konuda olsa da olur olmasa da olur tavrımı koruyorum. Gerçi onunla daha az karşılaşmamızın sebebi de bu gibi.


Şu an ne yapıyorum? Diğer insanlar ne yapıyor? Hiç mi yalnız kalmıyorlar, hep mi mutlular?


Bir daha içim kabardığında 23 yaşımda olmuş olacağım. Daha sonraki düzenli, sıkıntılı tekrarlarında 30 ve 34 yaşlarında da olacağım. Yaşımı bile saymayı bıraktığım yıllarda da olacak! Öleceğim ve büyüdükçe ölümün daha az gizemli olduğunu fark ediyorum, çünkü onunla daha bilinçli karşılaşıyorum ve ölümü, köksüz gitmeyi daha iyi anlıyorum. Biliyorum boşuna hayal kuruyorum, hiçbir 25. 30. veya 40. yüzyıl bilim adamı boşuna benim mezarımı eşeleyip, kemiklerimden ulaştıkları DNA örneklerimle beni tekrar canlandırmayacak.


Dünya çok kalabalık ve bir insan eskisinden daha az değerli. Kitleler içinde boğuluyorum.

Isınan laptop pilleri insanoğlunun meteorudur, soy tüketir!

Her ne kadar aramızdaki sosyal mesafemizi korumaya çalışsam da, sırnaşık sevdicek gibi bu laptop. Hoop bir bakmışım, kucağımda sinsice yakmış sinsin ateşini, közlüyor haya'llarımı; böyle de tenkit ederim seni laptop.

Benjamin Buttonist bir perspektiften Casablanca'dan bir diyalog

"Belli ki beni bir davanın lideri olarak görüyorsunuz. Aynı zamanda bir insanım… Evet onu bu kadar çok seviyorum."

Hayatta herkes kahraman olmaya, büyümeye, gizeminde boğulmaya çalışmıyor, kimisininde de "küçülmek", "anlayışla karşılanmak" gibi beklentiler olabiliyormuş demek!

-Anne ne zaman Laszlo kadar büyük bir insan olacağım?

-Merak etme yavrum, cast ajansına kaydını yaptırdım, sigortan erkenden başlatılır. Hem belki bir gün Casablanca Returns'te de oynarsın.