Kemerli köprü ağzından salyalar akıtan üzgün bir ucubenin dudaklarını andırıyordu. Hiçbir zaman eşini bulamamış ejderhanın, parmak çocuğun, cüzamlı rahibin çektiği sıkıntıyı çeken bir devdi o. Herkesin sırtına bindiği, işi bitince unutup gittiği bir araç. Onun görevi iki yakayı birbirine bağlamaktı, hiç bu yakada olmadı, karşıya da geçmedi. O hep araftaydı.
Tuja bisikletini kademe kademe yavaşlattı ve en sonunda durdu, diğerleri de ona eşlik etti. “Siz olmasaydınız, arkama bakmadan kaçar giderdim, ne uğursuz bir yapı bu? Şu, Irkalla’lı kız burada olsaydı, çok severdi, nasıl olsa anlatacak hikayeye ihtiyacı var.” Yorgunluktan homurdanan zincirlerin ve fren pabuçlarının sesi kesilmişti ama hala sıcaklardı.
Ksana lafa girdi. “Şu kızla uğraşmayı bıraksan iyi edersin.”
“Nedenmiş o?” diye sordu Sali.
Tuja bir şeyler biliyor gibiydi. “Nedeni o.” dedi. “Ksana’nın uzun süren sessizliğinin nedeni o.” Sali yanlış bir şeyler yaptığını kestiren insanların yaptığını yaptı, lafı uzatmadı, sustu.
Irkalla, Kutha şehrinin çıkışında, etrafını çevreleyen kızılçamlardan kurulmuş bir yerleşim yeri. Uzun süren avlarda aileleri için yiyecek arayan Kutha’lı erkekler, cehennem soğuğunda Kızılorman’ın başlangıcına, Irkalla’ya kadar gelir, üç beş tavşan avladıktan sonra evlerine dönerlerdi. Geri dönüş yolunda da tavşanların en azından birini yerlerdi. İşte bu av meraklısı adamların, daha çok avlanabilmek için bundan yüzyıllar önce kurdukları köyün adı Irkalla’ydı.
Köyde yirmi kadar mesken, bir tane köy odası ve dört tane hara vardı. Herkes ihtiyacını kendi imkanlarınca karşılamaya çalışır, gücünün yetmediği durumlarda, arasının iyi olduğu bir komşusundan -akraba demek daha doğru olur- yardım isterdi. Arada bir de ilçeden arabacı gelirdi ki, yanında getirdiği salçalar, yağlar, makarnalar, çaylar ve nallarla birlikte, çocuklar için haftanın en özel günü demek olan, şekerlemeleri de getirirdi. Arabacı benzini olduğu zaman gelir, olmadığında şehirdeki bakkalının başında dururdu. Bu onun için hem bir orman gezisi, hem de ticaretti.
Genellikle, köyün kadınları evlenip, doğurduktan sonra en çok on yıl kalıyorlardı bu yaban topraklarda. Buradaki beşer hayatı, şehirli kadınların, bir hevesle gelip, üstesinden gelemediği en sonunda bir bahaneyle kaçıp gittiği bir hayattı.
İşte bu kadınsızlık ve erkek enflasyonu bu köyün kızlarını her daim değerli, biricik ve güzel yaptı. Martha’da onlardan birisiydi. Köyde ailesiyle yaşayan nadir kızlardandı. Akşama kadar, üç yıl önce bir avda sol dizinden aşağısını kaybeden amcası Siegal’le vakit geçirirdi.
Martha, amcasının sakat kaldığı ve annesinin evi terk ettiği, o korkunç günden beri evinin kadını olmuştu. Hatta annesinden ve içgüdülerinden öğrendiği kadarıyla kadınlığın inceliklerini, sakatlığından ötürü artık yarım erkek olarak görülen amcasıyla paylaşmaya gayret ediyordu. Böylece hem iş yükünü hafifletip, eğitimi için fazladan zaman yaratmaya çalışıyor; hem de Siegal’i hayatta tutacak ve zevk alacağı bir şeyle bulmaya çalışıyordu.
Av vakitlerinin dışında, Irkalla’nın erkekleri müstakil, keyif insanlarıydılar. Onlar kadınlar tarafından ket vurulmamıştı. Geceleri geç yatarlar, sabahları geç kalkarlardı. Zaman zaman geceleri avlanırlardı, işte bu günler hepten azıtır, av dönüşü ağır uykularında bir günü silerlerdi takvimden.
Atlarla ilgilenen bir kaçı dışında, köyün bütün erkekleri yine böyle bir dinlencedeydiler. Kızılçam bulutlarının arasından sıyrılan ilk gün ışıkları, Martha’yı Kutha’lı üç arkadaşla buluşmak üzere, ırmağın kıyısına doğru giden yolunda aydınlatıyorlardı. O günlerde başka şarkı yokmuş gibi, Martha’da aynı şarkıyı söylüyordu.
…you are my sunshine, my only sunshine
you make me happy when skies are gray
you'll never know dear, how much i love you
please don't take my sunshine away…
*****